13 Ocak 2013 Pazar

İyi ki doğdun, badem şekerim!

"Badem şekeri"m,
nonna'nın bana taktığı isimlerden biriydi bu; sana doğduğun gün yakıştırdım. Tatlı, sürprizli, çıtır çıtır yemelik...işte tam da seni anlatıyordu!

Bana sürekli doğum hikayeni anlattırıyorsun bu aralar. Seni kucağıma aldığım ana geldiğimde, gözlerin doluyor. Baban gibi, duyguların hemen gözlerinde...bunu çok seviyorum. Hep böyle olmanı diliyorum.

Sana bakınca ailemizdeki herkesten bir parça görüyorum...ama sen, Deniz olarak beni öyle şaşırtıyor, öyle büyülüyorsun ki! 4 yaşındasın ve sanki geçen seneye göre 1 değil, 10 yaş büyüdün! Seninle olduğun her an sende, bende, bizde pek çok şeyi keşfediyorum, hayatı öğreniyorum. Her annenin hissettiği gibi, ben seni büyütmüyorum, sen beni büyütüyorsun adeta.

Her anımıza şükrediyorum. Sürekli iyilikler diliyorum. Doğumgünün için ne kadar heyecanlı olduğunu biliyorum, herşeyin istediğin gibi olması için elimizden geleni yapacağız bıdığım.

İyi ki anne olmuşum!
1anda



  

20 Eylül 2012 Perşembe

Bir Konsere Aşık Olmak

Olur mu öyle şey demeyin...oluyormuş.Biz, Mert ve ben, dün akşam bir konsere aşık olduk. Büyülendik. Yerimize çakıldık kaldık.

Hayatımın farklı dönemlerinde farklı şiddetlerde dinledim L. Cohen'i. 90'larda romantik zannedip kendimi ve onu, 2000'lerin başında ise daha bir anlamaya, derinlere inmeye çalışarak. Bütün şarkılarını ezbere bilirdim, en kıyıda köşede kalmış melodileri, sözleri, kendi yazdığı kitapları, konser kayıtlarını bulup çıkartırdım. Politik duruşuyla filan çok ilgilenmiyordum, önemli olan ozanlığı ve müzik adamlığıydı. Ama sonra bitti. Yıllarca, tesadüfen dinlemediğim sürece, aklıma bile gelmedi. Cd'leri dolapta tozlandı durdu. Youtube'da bir kere olsun onun şarkılarını aramadım. Hiç onun şarkılarını mırıldanmadım. Dün akşama kadar...

Dünkü Leonard Cohen İstanbul konserine gitme fikri kuzenlerden çıkmıştı. Bu teklifle geldiklerinde tatildeydik, deniz-kum-güneş psikolojisiyle, bir de konserin bizim yakada (Anadolu yakası) düzenleneceğine güvenle, "haydi o zaman" demiştik. Geçen haftaya kadar unutmuştuk bile konsere gideceğimizi. Hatta Pazartesi-Salı Ankara'da olduğumdan ve de Deniz'le çok özleştiğimizden, acaba gitmesek mi diye bile düşünmüştüm. Neyse ki o düşüncemde çok ısrarcı olmamışım:).

Dün Deniz adama akşam olmayacağımızı söylediğimizde bozuldu tabii. "Niye ben de gelemiyorum?" diye epey bir tantana yaptı. Çocuk haklı, doğduğundan beri çanta gibi her yere taşıyoruz kendisini! Hatta akşam çıkarken ayakkabılarını giyip, "eveet, işte hazırım, gidebiliriz!" bile dedi! Bir taraftan kendisini Külkedisi misali evde bırakacak olmanın vicdan azabı, bir taraftan kırk yılın bir başı karı koca yapacağımız bir etkinlik düşüncesi yaratıcılığımızı had safhada tetikledi ve "sadece annebabalarla toplantı yapacak" olan "Mr. Leonard"la fiktif bir telefon konuşması yaptık (evet, İngilizce olarak "ok Mr. Leonard, oh yeah, we'll be there in a minute...can we also have our kid with us? Oh, no, sure, you've already told us" tarzı, son derece gerçekçi bir konuşmaydı!!!). Neyse, sonunda Mr. Leonard'ın hatrına bizim adamcık el salladı arkamızdan, biz de koştura koştura konser alanının yolunu tuttuk.

Konser oldukça erken saatte, 20:30'daydı. Dedik, bu saatte hayatta başlamaz. 20:40'ta "konser 10 dk'ya başlayacaktır" anonsu yapıldı, öyle de oldu. Ve biz bambaşka bir atmosferde bulduk kendimizi. Sahne düzeniyle, ses düzeniyle, tüm enstrumanların virtüözleriyle, muhteşem vokalleriyle ve tabii ki muhteşem bir enerji yayan L.Cohen'iyle, bu dünyanın dışından gibiydi, sihirli gibiydi konser. Cohen aslında seyirciyle direkt çok az ilişki kurdu ama, şarkılarıyla kurduğu ilişki öyle kuvvetliydi ki, seyirci de büyülendi. 30 şarkı civarı söyledi, ve ben, kendimi o şarkıların hemen hepsini onlarla birlikte söylerken buldum! Unutmamışım, içime işlemiş bütün o sözler demek ki... Saat 12'ye doğru konserin "resmi süresi" son buldu. Gerçek hayata dönen bizler taksi bulmak ve oğluşa kavuşmak için bu resmi sürenin sonunda kalktık ama, sonrasında 5 şarkı daha söylenmiş. Eminim o kısmı da muhteşem ve büyüleyici olmuş, o salondaki herkesi kıskıvrak yakalamıştır.

Bugün bilgisayarın başına oturduğumda ilk yaptığım youtube'dan Take This Waltz dinlemek oldu. Konserin resmi bitiş şarkısıydı...beni aldı bambaşka yerlere götürdü. Siz de güne büyülenerek merhaba demek isterseniz, buyrun buraya tıklayın. Tabii bu arada F. Garcia Lorca'ya da saygılarınızı sunmayı unutmayın...


Sincerely,
B. Coban

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kolaj

Kolajlar enteresandır.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen parçaların birleşmesiyle anlamlı bir sonuç elde edersiniz. Bu arada iç dünyanıza ait de pekçok ayrıntı keşfedersiniz.

Bir de kolajlar enerji ister. Öyle her elinize geçirdiğiniz parçayla "estetik" bir bütün elde edemeyebilirsiniz. O yüzden her aşamada özenli bir planlama, ileriye bakıp geriye dönme gerektirir. Emek ister:).

Tıpkı bu yılki Ağustos ayı tatilimiz gibi...

Kampa Gidelim mi Baba'nın  Dedetepe Ekolojik Çocuk Kampı organizasyonuna katılma kararı aldığımızda henüz İstanbul'da kar vardı:). Özge 'yle "olur mu? olur!" diyerek hemen rezervasyon yaptırmıştık...hatta galiba bu konuda ilklerdendik:). Dedetepe'nin Kaz Dağları'nda, yani Ören evine yakın olması bizim aile kararımıza olumlu etken olmuş, başına sonuna bir yerlere bir de Ören tatili ekleriz diye düşünmüştük. Sonrasında aile içinde tam da kampın son günlerine denk gelen bir düğün gerçekleşeceği haberi biraz planları bozsa da, bayramdan önce 2 gün Ören'de geçirip bayramın 1.günü kısacık bir sürede kampa geçeriz diye düşünmüş, moralimizi bozmamıştık.

Ören'e gideceğimiz Cuma'nın 3 gün öncesinde Deniz nezle oldu. Aslında basit bir nezleydi, ama işte geniz akıntısı öksürüğe çevirince siniri bozuluyor insanın...hele ki babaanne-dedenin bu konudaki hassasiyetini bilince! Yine de bozmadık moralleri, Ören'e gideceğimiz gün hakikaten çok enerjik ve iyiydi bizim adam, içimizi rahatlattık. Ören'e gelince de çok takmadık, deniz suyu iyi geldi hatta öksürüğe. Tatilin - kısa da olsa - ilk kısmına şen şakrak başladık. Deniz oradaki "yazlık arkadaşlarıyla" buluştu, güldü, oynadı, doya doya denize girdi. Herşey yolunda gidiyor derken, tam kampa geçeceğimiz bayram sabahının öncesindeki gece küçük adam ateşlendi. Bir halsizlik, mızmızlık...sabah da kulak ağrısıyla uyanınca çanlar bizim için çalmaya başladı! Bereket, kulak ağrısı uzun sürmedi, ateş de düştü ve bizimkinin keyfi yerine geldi. Biz de kampa doğru yola çıktık. Tabii arkamızda bir grup endişeli aile büyüğü bırakarak!

Belen'lerle birlikte kamp için 5 gece planlamıştık. Hem bol bol doğayla içiçe oluruz, hem de çocuklar gönüllerince eğlenirler, birbirinden farklı aktivitelere katılırlar diye düşünmüştük. Kampla ilgili bir konfor beklentimiz yoktu; hatta çok iyi hazırlanmıştık - ya da öyle sanıyorduk. Neticede her anını - neyse ki gülerek ya da gülümseyerek- hatırlayacağımız 3 gün geçirdik. 3. günün sonunda kamptan ayrılıp deniz kenarına geçme kararı aldık. Bu kararda, bizim oğlanların uyku saatiyle aktivite saatlerinin çakışması, bizim çok da alışık olmadığımız yemek düzeni (yemeklerin içeriği çok iyiydi, benim kastettiğim yemek saatleri), Deniz'in öksürüğünü tetikleyen tozlu ortam (kıyıya indiğimiz gibi geçti öksürük), ve en çok da suya duyulan özlem etkili oldu. Yine de çok farklı bir deneyimdi. Hem biz, hem çocuklarımız defalarca kendimizi aştık. Bazen de aşamadık, sınırlarımızı keşfettik. Neticede bizce en uygun anda, kimseyi kırmadan, üzmeden Altınoluk'a indik. Hiç hesapta yokken Zeynep 'in önerisiyle Mare Monte isimli çok şirin bir otelciğe yerleştik. Asmaların altında yedik yemeklerimizi, oğlanlar denizin ve kumun tadını çıkarttılar. Aa, bu arada bir de Deniz adamın mide hassasiyeti problemini yaşadık...çok şükür onu da atlattık. Kısacası bol bol sınav vererek 1 haftayı devirdik.

Aşağıdaki kolaj - en çok orada zaman geçirdiğimizden - ağırlıklı Dedetepe fotoğraflarından oluşuyor. Tatilin tamamını anlatan bir albümü facebook sayfamda paylaşıyorum. Yaşadığımız, ya da yaşamadığımız, herşey ruhumuza kazındı. Biz artık ne istediğimizi daha iyi bilen insanlarız. Çocuklarımız ise harika deneyimler kazandılar.

Bu yazının en büyük teşekkürü Mert'le Ali'ye. Nasıl bulunmaz babalar olduklarını defalarca kanıtladılar bize. Özge'yle ise hep uyum içinde, birbirimizi bir kere bile kırmadan, üzmeden bir tatil geçirdik; koskoca bir maşşallah, böyle bir arkadaş herkese nasip olsun. Deniz ile Denizhan ise bizim deyimimizle ne kadar "iyi kalpli" çocuklar olduklarını defalarca kanıtladılar bize. Kardeş gibi arada birbirlerini yeseler de, biri öksürüp aksırsa, öbürü yüksek merdivenlerden düşüp suratını yarsa bile, son derece uyumlu bir şekilde bu tatili tamamladılar.

Darısı yeni tatillerin, yeni kolajların başına...

1anda






7 Ağustos 2012 Salı

Ben 18 yaşıma kadar "tek kardeş"tim!

Sonra Serra doğdu.
Bundan tamı tamına 22 yıl önce.

O doğduğunda ben arkadaşlarımla Fransa'yı arşınlıyordum ayıptır söylemesi. O yüzden doğumuna yetişemedim.
Ama sonrasında telafi ettim sanırsam. Umarım yani. Ona sormak lazım. Bir de babamla Nero'ya.

Deniz doğduğunda, doktoru daha önce hiç bebek bakıp bakmadığımı sormuştu bana. Benden 18 yaş küçük kardeşim olduğunu öğrenince, "hah iyi o zaman, bu ikinci çocuk gibi sizin için" demişti. Aynen öyle oldu-oluyor. Bir de tarih tekerrürden ibaret; Deniz'le Serra'nın arası da 18-19 yaş!:) O cephede de hem bir teyze aşkı, hem bir arkadaşlık durumu var.

18 yaşında abla olunca bir nev'i anne oluyorsunuz. Hele aile de buna imkan tanıyorsa, tadından yenmiyor. Hem sorumluluk alıyorsunuz, hem birlikte büyüyorsunuz. Abla-kardeş kavgası yapıyorsunuz (evet, hala! Ben 40, o 22'yken bile hala!). Onu sürekli mıncırmak istiyorsunuz. Hala yanaklarını sıka sıka, ısıra ısıra severim kendisini. Hala çığlık çığlığa bağırır. Benim için o hala 5 yaşında. 

Kızkardeş sahibi olmak büyük sorumluluk. Hele ki benimki gibi herşeyini anlatan, paylaşan, soran bir kardeşiniz varsa. Ama bir gün geliyor, o da sizi anlıyor. O da sizin dert ortağınız oluyor. Haha, hatta şu anda benim ayrıldığım şirkette, ayrıldığım departmanda, eskiden benim ekibim olan ekiple staj yapıyor! İşte o zaman, her anınıza şükrediyorsunuz. "Bahtı açık olsun" diyorsunuz...bahtı açık olsun diye elinizden geleni yapıyorsunuz...

İyi ki doğmuşsun Pıfı!:)))

1anda



1 Temmuz 2012 Pazar

Sizden baska birisi cocugunuza kizarsa...

Ne yaparsiniz?

Ben genellikle mantıklı bir sebebi varsa ve tarzında da bir anormallik yoksa bırakırım uyarsın...Deniz'in tepkisine de bakarım tabii. Doğrusu her türlü çıldırıklığına rağmen bizim cüce çok da başkasından zılgıt yemeyi hak edecek hareketler yapmaz - en azından dışarda!:)

Fakat geçen gün gerçekleşen bir olay gerçekten sinirlerimi hoplattı, veremediğim tepki içimde patladı, Deniz'in verdiği tepki ise beni bir nebze olsun rahatlattı...

Bizi izleyenler bilir, Caddebostan'daki Il Padrino en sevdigimiz mekanlardan birisidir. Mert ile ben lise çağlarımızdan beri müdavimiyizdir, Deniz adam ise bebekliğinden beri ayda en az 2 kez Il Padrino köftesi ya da pizza'sı yer:). Mekanın garsonları Deniz'i son derece iyi tanırlar, yakınlık gösterirler, gerekirse ağır abi olurlar ve biz kendimizi çook rahat hissederiz.

Geçen Perşembe babamlarla birlikte Il Padrino'ya gittiğimizde hem rüzgar olduğundan, hem de dışarda çok fazla boş masa kalmadığından içerdeki masalardan birine oturduk. Yemeklerimizi güzel güzel yedikten sonra Deniz, teyzesi ve ben, her zaman yaptığımız gibi bahçeye çıktık. Yine her zamanki alışkanlığı kapsamında Deniz bahçeyi çevreleyen tuğla set üzerinde yürümeye başladı...hem de artık dengesini daha iyi sağladığından tek başına! Kendini bu şekilde test etmeyi sevmeyen çocuk tanımıyorum, son derece normal bir çocuk davranışıdır bence, ve Deniz bu işi kimseleri de rahatsız etmeden güzel güzel yürütüyordu.

İşte tam o sırada, gerçekten bugüne kadar gördüğüm en "rahatsız" insanlardan biriyle müşerref olduk. Kendisi eşiyle yemeğe gelmişti, bahçenin köşe masalarından birisinde oturuyordu ve Deniz kendisine yaklaştığı an "çocuğum dur!" dedi. Deniz de "yok ben güzel güzel yürüyorum, çok dikkat ediyorum" diye kendisine son derece mantıklı bir cevap verdi. Ben adamın yüzünde minik bir tebessüm, ya da esprili bir söz beklerken, adamdan şöyle bir tepki geldi: "Git, git!" Bildiğiniz kovdu yani Deniz'i. Biz Serra'yla kitlendik kaldık. Deniz indi, "tamam gidiyorum" dedi ve içeriye yürüdü. Baktım ağlayacak mı filan diye, yok. "Amca istemedi orada yürümemi...allah allah" dedi bir de içeri girerken. O sırada bizimkiler de kalkıyorlardı, hep birlikte dışarı çıktık. Babam - adeti olduğu üzere - Deniz'e "haydi gel, cambazlık yapalım!" dedi neşeyle. Deniz "yok, o amca kızıyor" deyip babamı vazgeçirdi. Hepimiz olayın şaşkınlığı ve şokuyla oradan uzaklaşırken, Mert'le babam bu adamın kim olduğunu farkettiler! Kendisi ülkemizin - en kibar deyimiyle - en "pislik" köşe yazarlarından birisi. Eşi de gazeteci (sanırım kendisi kadar pislik değil, ya da etkisiz eleman). Kim olduklarını buraya yazmıyorum, özelden soran olursa memnuniyetle söylerim. Tam giderken eşiyle bir diyaloglarına da şahit oldum, anladım ki adam gerçekten hasta. Sanırım kitlenmemin sebebi de o.

Şimdiiii, böyle bir olay karşısında ne yapmalıydım acaba? Mert'le babama kalsa, adama girişirlerdi! Konu uzasaydı, muhtemelen ben de girişirdim. Açıkçası beni Deniz'in tepkisi (ya da tepkisizliği) frenledi. Ama içimde de ciddi bir ukte kaldı. Azıcık rahatlayayım diye buraya yazdım. Bir de merak ettim, çocuğuma hakaret eden adama saldırırsam ceza yer miyim???

Öperim,
1anda

26 Haziran 2012 Salı

Sürpriz!

Sürprizler sevilir değil mi? İyi sürprizler, sevdiğimiz birinin yaptığı, bizi mutlu etmeye yönelik sürprizler. Özellikle çocuklar bayılır, değil mi sürprizlere? Siz öyle sanın...Her zaman değil(miş), bugün kafama çivi gibi çakıldı!

Efenim Deniz'in çok pek çok, en çok sevdiği bir Duru kuzeni var. Kendisinden 1 yaş küçük, dünya tatlısı, gamzeli bir bıdık. Aslında kuzen kızı, ama bizim ailede herkes kuzen işte:). Deniz'le Duru bir araya geldiklerinde çok güzel oynarlar, eğlenirler, kikirderler, tatlı tatlı anlaşır giderler. Biz de pek bir mutlu oluruz Ayşegül'cüğümle.


Selimiye tatilinden dönerken 3 küçükhanıma hediyeler getirmek istedi Deniz. Biri Maya'sına, biri okuldaki kankası Beren'e, biri de Duru'cuğa. Hepsine özenle ahşap-seramik karışımı kitap ayraçları seçti, onların sevecekleri figürleri bulmaya çalıştı filan...pek beyefendiydi:).

Neyse, ben de dedim ki bu sabah ona bir sürpriz yapayım. Okuldan almaya ben gidecektim, haydi dedim Ayşegül'leri de alayım yanıma, birlikte gidelim. Bizimki Duru'yu görünce sevinsin. Okulunu gezdirsin. Çoşsunlar koşsunlar okulda. İşte sürpriz olacak ya, söylemedim Deniz'e...bir de olur da gelemezlerse üzülmesin diye düşündüm. Halbuki her zaman gece yatarken bir sonraki günün programını konuşuruz; biliyorsunuz, plana programa hakim olunca rahat eder bizimki.

Sabah Ayşegül-Halkın-Duru üçlüsü İyi Cüceler'deki Salı okumasına geldiler. Sonra biraz dükkanda vakit geçirdikten sonra, onların arabayla Deniz'i okuldan almaya gittik. Giderken "bu şimdi arıza çıkartmasın bizim arabayla gitmedim diye" düşünmedim değil; ama Duru'yu görünce sevinir nasılsa diye çok da aldırmadım. Salak ben!

Okulun önüne parkettiğimizde Deniz Çiğdem öğretmeniyle bahçede sohbet ediyordu. Önce bizi görmedi...arabayı gördü. Sonra Ayşegül-Halkın-Duru'yu, en son da beni gördü. İşte o anda surat burulmaya başladı. Ben dedim "eyvah, geliyor." Netekim beni gördüğü an başladı ağlamaya! "Hani sen kendi arabanla almaya gelecektin beni?? Onlar niye geldi?? Sen git, kendi arabanı al gel, onunla gidelim!". Bu arada da salıncakta oturuyor, kalkmıyor! Ben tabii okulun bahçesinde bu aptal duruma düştüğüme mi yanayım, büyük heves Deniz'i almaya gelen Duru'cuğun bozulmasına mı, zaten uykusu olan oğlumu mutsuz etmiş olmanın gafletine mi...bilemeden öylece durdum. Neyse bir süre sonra bitti ağlaması. Çiğdem öğretmeni çok güzel idare etti durumu, çok güzel sakinleştirdi Deniz'i. Bizimki tuttu Duru'yu elinden,  okulunu gezdirmeye karar verdi bunun üzerine. Neyse oyun odasını filan gösterdikten sonra tekrar bahçeye çıktılar, Deniz yine bir yerini mi çarptı ne yaptıysa bir vızıldadı, sonra sakinleşti. Sonra bana "seninle şöyle kenara gidip konuşalım" buyurdu. Gittik konuştuk. Bindi arabaya, arabada hediyesini de verdi Duru'ya. Ama sonra bir söylenme bir söylenme, yok araba sıcakmış, yok bıdıbıdı. Duru'cuk ne olduğunu şaşırdı. Ben sinir harbi geçirmekle sükunetimi korumak arasında kitlendim. Ayşegül ve Halkın sağolsunlar sakinler. Eve vardık anaoğul. Bu sefer de evde "sen beni uyut"la karşılaştım - neyse buna hazırdım ve "hayır" diyecek mecalim yoktu! Yatmadan önce Ayşegül'ü aradı, özür diledi. Tam yatacakken Kapla'lardan yaptığı çöp arıtma tesisinin 2 parçasını yanlışlıkla devirdim diye bir sürü laf yedim. Sonra 30 saniyede uyudu. Geride sinir harbi geçirmemek için kendisine nur topu gibi bir başağrısı edinmiş ben kaldım.

Şimdi bu çocuk aslında gayet iyi kalpli ve uyumlu bir arkadaş. Ancak 3,5 yaş gerçekten bir tür ergenlik olarak geçiyor bizim evde, bunu kafamıza soksak iyi ederiz:). Sonuçta büyüyor, büyüdüğünü pek çok başka gelişmeyle de gösteriyor, bu da büyümenin bir parçası ve doğal karşılayıp sıkı durmak lazım. Sadece biz olunca dert değil de, sevdiğimiz başka insanlar bu duruma maruz kalınca üzülüyorum işte!

Ayşegül, Halkın, Duru, verdiğimiz geçici rahatsızlıktan dolayı tekrar özür dileriz! Unutuldu gitti, biliyorum, ama ben taktım işte:).

Çiğdem öğretmen, Deniz'e okulu sevdiren sevgili öğretmeni, size de çok çok teşekkürler sabrınız, anlayışınız ve sükunetiniz için.

Ve Deniz adam, büyüdüğünde bu yazıları okuyacaksın ya, bil ki anne sadece rahatlamak için yazıyor! Yoksa sen kendi serüvenini öyle güzel yaşıyorsun ki, hiçbirimize düşmez ona müdahele etmek...

1anda

23 Haziran 2012 Cumartesi

Sağım solum önüm arkam Deniz!

Bizim Deniz;
Mavi Deniz;
"Şapşap" Deniz;
Deniz kabukları;
Deniz kokusu;

ve hatta anne baba olarak okuduğumuz, Mare Nostrum'la ilgili kitap...

Bu bloğu okuyan herkes biliyor artık, bizim tatillerin vazgeçilmezlerinden birisi Selimiye, ve Selimiye'de Mavi Deniz. Her yıl Haziran ortasını iple çekiyor, Mart'tan yaptırıyoruz rezervasyonu. Bu yıl da öyle oldu. Çok sevdiğimiz bir aileyle birlikte gidecektik ama son dakikada değişti program, biz çekirdek aile olarak düştük yollara. Bu sefer daha az yükle, bir de daha olgunlaşmış, daha değişmiş bir kimlikle.

Çok fotoğrafımız var, ama hangisini koysam Deniz'in mutluluğunu tariflemeye yetmez (yine de bugün-yarın facebook'a eklerim resimleri). Hal böyle olunca, tatilden dönüş stresini de 3,5 yaş itibarıyla tatmış oldu bizim bıdıkadam.

Bu yıla kadar kolluğu reddediyorduk biz annebaba olarak; ama arkadaşı Umut'un kollukla ne kadar özgür dolandığını görünce illa ki talep etti bizimki - biz de yenik düştük. Meğer bu anı beklermiş! Yaptığı oyunlar, atlamalar, sırtüstü yüzmeler, sırtüstü denizde uyumalar...görmeye değerdi:).

7 gün kaldık Selimiye'de. İlk 3 gün arkadaşlarımız da vardı, ayrıca çocuk doluydu Mavi Deniz. Sabahları kahvaltı sonrası upuzun deniz sefasını takiben, öğle yemeğine kadar kitap okudular, taş boyadılar, yaprak boyadılar, Castle Logix oynadılar, Etch-a-Sketch'i keşfettiler, çok eğlendiler! Sonraki günlerde arkadaşlar birer birer gidince bizim adamı aldı bir hüzün...neyse ki Mavi Deniz'in dünya tatlısı abi ve ablaları Deniz'i hiç boş bırakmadılar! Ayrıca öyle bir deniz var ki, içinde neredeyse saatlerce kalabiliyorsunuz; o yüzden de son 4 günde zamanımızın (öğlen uykuları dışında geçen zamanın desek daha doğru!) çoğunu "denizin içinde" geçirdik.

Geçen yıllardan farklı olarak bu yıl Deniz adam puset kullanmıyor, o nedenle köye inişler yürüyüşle ya da baba sırtında gerçekleşti. Ayrıca puset olmayınca bizimle birlikte gece yarılarına kadar uyanık durdu. Ama tabii gün içinde o kadar enerji harcıyordu ki, öğle ve gece uykuları hiç problem olmadı. Tek bir sabah erken uyandı ve sabah kahvaltısına kadar çok vakit geçtiği için açlık başına vurdu ve sapıttı...Tüm Mavi Deniz halkı kendisini sakinleştirmeye çalıştı, sonunda ikna olup mis gibi  tereyağlı ballı ekmeği mideye indirince kendine geldi! (Bu 3,5 yaş sinir krizlerinin yarım saat sürüp 1 dakika içinde yok oluşuna da ayrıca hastayım, o ayrı mesele!!!)

Mavi Deniz'de rahat etme sebeplerimizin başında tüm tatili 200 m2 içinde geçirebiliyor olmak geliyor:). Ayrıca yemek konusunda da son derece rahatız. Herşey taptaze, doğal. Öğle yemeklerinde bildiğiniz tencere yemeği çıkıyor, rahat ediyorsunuz. Balıklar sabahleyin taze taze geliyor, akşama ne yiyeceğinize o anda karar veriyorsunuz! Deniz zaten muhteşem, bir çocuğa ya da bebeğe ilk deniz deneyimini yaşatmak için ideal. Hani çok ucuz bir yer değil, ama tercihiniz yorulmadan, sıkılmadan, ama ev gibi bir ortamda tatil geçirmekse, biçilmiş kaftan. Ayrıca herkes o kadar samimi ve doğal ki, çocuğunuzla kuracakları iletişim konusunda da güveniniz tam oluyor.

Dedim ya, Deniz zor ayrıldı Selimiye'den. Dönüş sabahının öncesindeki gece bir türlü inanmak istemedi ertesi gün döneceğimize. Sonra herkese "Eylül'de yine geleceğim" diyerek veda etti. Şimdiye kadar sadece bir yaz Haziran ve Eylül'de olmak üzere 2 kez gidebildik Selimiye'ye...umarız bu yıl tekrar gerçekleştiririz. O zamana kadar sevgili Mavi Deniz halkı, bizi özleyin anacım:))). Bu arada asmalar üzüm dolsun, Deniz adam korukları yedi yedi de, üzümleri heyecanla bekliyor!

Öperim,
1anda
Soldan sağa (Mavi Deniz'in mutlu çocukları): Umut, İpek, Deniz, Esra