9 Aralık 2013 Pazartesi

Hey, 2014, baksana!


Aylardır ihmal ettiğim bloğa şimdi yazmak geldi içimden.
Sanki yazınca, hayallerim gerçek olacakmış gibi hissettim.

Ne mi hayal ediyorum?

- Sevdiğim işleri yaparken enerjimi iyi kullanmak, kendime, aileme yeterince vakit ayırabilmek.
- Bana ihtiyacı olan (ailem ve arkadaşlarım dışındaki) kişilere yardımcı olabilmek. 
- Deniz için huzurlu, mutlu olacağı, ömrü boyunca güzelliklerle hatırlayacağı bir ilkokul seçmek.
- Kafamda kurguladığım kitabı yazabilmek (ya, evet, var böyle bir hayalim!).


Olur mu, olur. Önce kafada netleştirmek lazım resmi. Bütün eğitimlerde anlatıyorum da bunu, kendim mi yapmayacağım?

Haydi, siz de hayalinizi resmedin, bakalım neler çıkacak...

5 Temmuz 2013 Cuma

İlkokula 1-2

Deniz şu anda tam 4,5 yaşında.

Eski sisteme göre ilkokula başlamasına 2 yıl olacaktı; ancak bu yepyeni, neresinden tutsanız elinizde kalan sistem nedeniyle 1 yıl öne alındı okula başlaması. 2014-2015 Eylül'ünde, 69 aylıkken gidecek ilkokul 1'e.

Başlayacak da...hangi okula???

Bu yıl Mart ayına kadar Mert'le niyetimiz Deniz'i 1. sınıfta gitmesini düşündüğümüz devlet okulunun anaokuluna yazdırmaktı. Araştırmış, düşünmüş taşınmış, köklü bir okul olduğunu bildiğimiz, benim de doğma büyüme "köyüm" olan Fenerbahçe'deki Nurettin Teksan'da karar kılmıştık. Okul baştan aşağı yenilenmişti, pırıl pırıldı, sınıf mevcudu azdı, öğretmenler iyiydi, veliler arasında arkadaşlarımız vardı... Gelin görün ki Mart'tan sonra tüm plan altüst oldu! Bir kere Nurettin Teksan'ın ortaokula dönüştürüleceği haberini aldık. Kalamış-Suadiye arasındaki diğer ilkokullardan bazılarını gezdik, bazılarını da listemize ekledik, ama hiçbirini henüz tam anlamıyla tanımıyorduk. Bunun yanı sıra yine Mart ayında Mavi Danışmanlık tarafından düzenlenen bir "İlkokula Hazırlık" seminerine katıldık. Bu seminerde bizim için son derece vurucu olan, "okul seçiminde çocuk merkezli karar alma" yaklaşımıyla karşılaştık. Belki hep bildiğimiz, ama bir şekilde "amaan nasıl olsa herkes ilkokula gidiyor ve uyum sağlıyor" diye düşünerek biraz üstünü kapadığımız bir yaklaşımdı bu. Ama üstünde oturup düşününce, tüm bu süreci Deniz'in gözünden, duygularından, aklından bakarak değerlendirince, kararımızı bambaşka bir yöne çevirdik. Öncelikle ana sınıfını da şu anda devam etmekte olduğu İzci Anaokulu'nda tamamlamasına karar verdik. Bu yönde farklı yaklaşımlar olduğunu biliyoruz, ama Deniz'in huzuru açısından bu kararımızın arkasındayız. Sonra, devlet okulu saplantımızı biraz rafa kaldırıp, olası özel okulları araştırmaya başladık. "Olası" derken eğitime ve çocuğa yaklaşım, fiziksel koşullar, hayatın ve ülkenin gerçekleriyle uyum ve tabii maliyet gibi kriterler belirledik. Ama herşeyin ötesinde, bir de "ilk görüşte aşk"a inandık:). Ve böylece, başladık araştırmaya.

Aslında araştırma safhasını tamamladık sayılır. Aşağıda, yaptığımız araştırma sonucu finale kalan okulları bulacaksınız:). Bu bloğu takip edenler bilirler, böyle herhangi bir liste yayınlamışlığım yoktur! Ama  hem bana yazılı kanıt olması, hem bazı sorulara toplu cevap verebilmek, hem de fikir alışverişinde bulunabilmek adına paylaşmak istedim.

Araştırma safhası bitti ama karar aşamasına henüz geçemedik:). Kararımızı vermeden önce bu yıl boyunca hem Deniz'i, hem de bu listeye aldığımız okulları takip edeceğiz. Ayrıca uzmanlara danışacağız, ve bir de iç sesimizi dinleyeceğiz. Ondan sonra, gelsin ela'lar, ala'lar, gitsin elele'ler, ali topu tut'lar!

Kalın sağlıcakla,
1anda

DENİZ'E İLKOKUL SEÇİMİNDE ÖN KARAR LİSTESİ (ne demekse!:)) - Alfabetik Sıraya Göre

Devlet Okulları:
Erenköy İlkokulu: Bize çok çok yakın (şu anki adresimiz buraya düşüyor). Hakkında çok farklı görüşler duyuyoruz, o yüzden aklımız biraz karışık. Kendimiz ziyaret ettik, müdürüyle görüştük, ama yine de kararsızlığımız geçmedi. Aynı bahçe içinde hem ilkokul hem ortaokul olarak faaliyet göstermeye devam edecek. Bekleyip göreceğiz:).

Göztepe İlkokulu (Göztepe): Eski "Göztepe Pansiyonlu". Bahçesi muhteşem! Eve de yakın. Cumhuriyet tarihinin ilk ilkokullarından:). Binası yenilendi, ancak dönüşüm sonrası - tüm devlet okulları gibi - izlememiz gerekiyor.

Nihat Işık İlkokulu (Moda): Moda'nın en iyi okullarından. Küçük, kompakt, ama başarılı bir okul. Ailede bu okula giden bir kuzenimiz var. Beğendiğimiz devlet okulları arasında eve en uzak olanı. Öğretmen, vs araştırmak, izlemek gerekiyor.
Zühtüpaşa İlkokulu (Kızıltoprak): Dönüşümlerden sonra Nurettin Teksan'ın bazı sınıfları da buraya kaydı. Çok eski bir okul, ancak bu okulun da binası yenilendi, hatta yeni bina yapıldı. Hakkında hep iyi şeyler duyduk. Bu sene yeni haliyle izleyeceğiz.


Özel Okullar:
İSTEK Barış İlköğretim Okulu: Eve çok yakın:). Köklü bir okul, öğretmen ve yöneticileri deneyimli. İyi Cüceler nedeniyle birtakım işbirliklerimiz oluyor, izlenimimiz genellikle olumlu. Aldığımız geribildirim, çocukları akademik açıdan çok sıkmadıkları, proje yaklaşımında eğitim verdikleri, sosyal faaliyetlerinin yoğun olduğu yönünde. Fiziksel şartları biraz soru işareti (bahçesi, vs kocaman ama fazla beton mesela). Bir de maddi olarak bütçelemek isteyeceğimizin üstünde...

Yeni Okul: Adı üstünde, yepyeni bir okul. Reggio Emiglia yaklaşımıyla eğitim verecekler. Öğrenim hayatına bu yıl başlıyorlar. Sahibi  Meşe Palamudu Anaokulu'nun da sahibi. Ağaçlar, yeşillikler içinde, fiziksel şartları ve çocuklara/eğitime yaklaşımıyla bizi can evimizden yakalayan bir okul. Bizim için 2 soru işareti bu yıl ilk kez açılacak olması ve tabii ki evimize uzaklığı (okul Esentepe'de)!





2 Mayıs 2013 Perşembe

Ben Biranda, Nasıl Bir Anneyim?


Geçen gece yatarken Deniz'e sordum bu soruyu. "Komik bir annesin, sevgi dolu bir annesin, bazen coşuyorsun" diye cevapladı. O "bazen coşuyorsun" kısmını çok deşmedim, sanırım hem iyi hem kötü bir anlam taşıyordu!

Bir kere kesinlikle anneme benzeyen bir anneyim. İstemesem de. Dibine kadar eleştirsem de. Sinir olsam da. Tabii için için gurur duyduğum yanlar da çokça var ama, daha çok sinir olduğum yönler geliyor aklıma nedense:).  Annemin en çok bana "hadi" demesine takılırdım. Ben "hadi" dememeye çalışıyorum, ama bu sefer de kendimi 5656534 defa "Denizciim, bak bekliyorum ben seni anneciim" derken buluyorum. O an kendi ağzımın ortasına bir yumruk indirmek istiyorum! Neyse Deniz ağzımın payını veriyor çoğu kez. "Anne sen beni sağır filan mı sandın? Geliyorum dediysem işimi bitirip geliyorum". İşte o kadar. Susup oturuyorum aşağı.

Gelelim oğluşumun tanımına. Komik bir anne olduğumu söylemesine sevindim. Birlikte eğleniyoruz, burası bir gerçek. Hem de eeen aptal halimizle. Demek bunu o da takdir etmiş:). Sevgi doluluğumun bazen bizden taştığı da bir gerçek. Çocuğu mıncırmadan duramıyorum! Bir de kıyamıyorum arkadaş, dudak büzmesine kıyamıyorum! Hemen yelkenleri suya indiriveriyorum. Bu açıdan eğitmeye çalışıyorum kendimi. Ödün vermemeye çalışıyorum filan. Ama daha çok yolum var, farkındayım.
"Bazen coşma" ise biraz arada ses yükseltmeyle, biraz da tam tersi onunla birlikte sapıtma potansiyelimle alakalı sanıyorum. Sesimi şu aralar olabildiğince alçak tutmaya çalışıyorum. Nefes egzersizleri işe yarıyor, tavsiye ederim:).

Başka başkaaa...aslında rahat bir anneyim, ya da en azından şu geçen kışın öksürüklü 2 ayına kadar daha rahattım. O iki aydan sonra hastalık konusunda biraz takıntılı oldum, kabul ediyorum. Ama en azından bunun farkındayım, değil mi? Ben farkına varmasam da bu sefer Mert getiriyor beni kendime:).

Aa, bir de akademik disiplin olayı var. Ben öyle gördüm, napalım, okulla ilgili her bir konu pek bir mühim benim dünyamda! Okuldan etkinlik için atık malzeme mi istendi, evin en önemli konusu oluveriyor! Vallahi hırslı filan değilimdir, beni bilen çok iyi bilir, ama eksik kalmamak hissi midir, yoksa daha derin nedenleri mi vardır bilmem, bu özelliğimi anneliğime de pek bir yansıtıyorum.

Son 1-2 yılda, özellikle Deniz okula başladıktan sonra kendimi çok eğittiğim bir konu ise müdahelecilik - daha doğrusu müdaheleci olmama yönünde. Özellikle tüm duyguları yaşaması için olabildiğince rahat bırakmaya çalışıyorum onu. Ama bazen "kıyamama" özelliğim giriyor devreye işte (bkz. 3 paragraf öncesi). Neyse, öğreniyorum işte.

An itibarıyla 41 yaşımı bitiriyorum. Ama aynı zamanda 4,3 yaşındayım ben. Ee, ne demişler, her bebek doğduğunda bir anne doğar aynı zamanda...

Bir de çok ağlak bir anneyim ben, bilmem söylememe gerek var mı...

13 Ocak 2013 Pazar

İyi ki doğdun, badem şekerim!

"Badem şekeri"m,
nonna'nın bana taktığı isimlerden biriydi bu; sana doğduğun gün yakıştırdım. Tatlı, sürprizli, çıtır çıtır yemelik...işte tam da seni anlatıyordu!

Bana sürekli doğum hikayeni anlattırıyorsun bu aralar. Seni kucağıma aldığım ana geldiğimde, gözlerin doluyor. Baban gibi, duyguların hemen gözlerinde...bunu çok seviyorum. Hep böyle olmanı diliyorum.

Sana bakınca ailemizdeki herkesten bir parça görüyorum...ama sen, Deniz olarak beni öyle şaşırtıyor, öyle büyülüyorsun ki! 4 yaşındasın ve sanki geçen seneye göre 1 değil, 10 yaş büyüdün! Seninle olduğun her an sende, bende, bizde pek çok şeyi keşfediyorum, hayatı öğreniyorum. Her annenin hissettiği gibi, ben seni büyütmüyorum, sen beni büyütüyorsun adeta.

Her anımıza şükrediyorum. Sürekli iyilikler diliyorum. Doğumgünün için ne kadar heyecanlı olduğunu biliyorum, herşeyin istediğin gibi olması için elimizden geleni yapacağız bıdığım.

İyi ki anne olmuşum!
1anda



  

20 Eylül 2012 Perşembe

Bir Konsere Aşık Olmak

Olur mu öyle şey demeyin...oluyormuş.Biz, Mert ve ben, dün akşam bir konsere aşık olduk. Büyülendik. Yerimize çakıldık kaldık.

Hayatımın farklı dönemlerinde farklı şiddetlerde dinledim L. Cohen'i. 90'larda romantik zannedip kendimi ve onu, 2000'lerin başında ise daha bir anlamaya, derinlere inmeye çalışarak. Bütün şarkılarını ezbere bilirdim, en kıyıda köşede kalmış melodileri, sözleri, kendi yazdığı kitapları, konser kayıtlarını bulup çıkartırdım. Politik duruşuyla filan çok ilgilenmiyordum, önemli olan ozanlığı ve müzik adamlığıydı. Ama sonra bitti. Yıllarca, tesadüfen dinlemediğim sürece, aklıma bile gelmedi. Cd'leri dolapta tozlandı durdu. Youtube'da bir kere olsun onun şarkılarını aramadım. Hiç onun şarkılarını mırıldanmadım. Dün akşama kadar...

Dünkü Leonard Cohen İstanbul konserine gitme fikri kuzenlerden çıkmıştı. Bu teklifle geldiklerinde tatildeydik, deniz-kum-güneş psikolojisiyle, bir de konserin bizim yakada (Anadolu yakası) düzenleneceğine güvenle, "haydi o zaman" demiştik. Geçen haftaya kadar unutmuştuk bile konsere gideceğimizi. Hatta Pazartesi-Salı Ankara'da olduğumdan ve de Deniz'le çok özleştiğimizden, acaba gitmesek mi diye bile düşünmüştüm. Neyse ki o düşüncemde çok ısrarcı olmamışım:).

Dün Deniz adama akşam olmayacağımızı söylediğimizde bozuldu tabii. "Niye ben de gelemiyorum?" diye epey bir tantana yaptı. Çocuk haklı, doğduğundan beri çanta gibi her yere taşıyoruz kendisini! Hatta akşam çıkarken ayakkabılarını giyip, "eveet, işte hazırım, gidebiliriz!" bile dedi! Bir taraftan kendisini Külkedisi misali evde bırakacak olmanın vicdan azabı, bir taraftan kırk yılın bir başı karı koca yapacağımız bir etkinlik düşüncesi yaratıcılığımızı had safhada tetikledi ve "sadece annebabalarla toplantı yapacak" olan "Mr. Leonard"la fiktif bir telefon konuşması yaptık (evet, İngilizce olarak "ok Mr. Leonard, oh yeah, we'll be there in a minute...can we also have our kid with us? Oh, no, sure, you've already told us" tarzı, son derece gerçekçi bir konuşmaydı!!!). Neyse, sonunda Mr. Leonard'ın hatrına bizim adamcık el salladı arkamızdan, biz de koştura koştura konser alanının yolunu tuttuk.

Konser oldukça erken saatte, 20:30'daydı. Dedik, bu saatte hayatta başlamaz. 20:40'ta "konser 10 dk'ya başlayacaktır" anonsu yapıldı, öyle de oldu. Ve biz bambaşka bir atmosferde bulduk kendimizi. Sahne düzeniyle, ses düzeniyle, tüm enstrumanların virtüözleriyle, muhteşem vokalleriyle ve tabii ki muhteşem bir enerji yayan L.Cohen'iyle, bu dünyanın dışından gibiydi, sihirli gibiydi konser. Cohen aslında seyirciyle direkt çok az ilişki kurdu ama, şarkılarıyla kurduğu ilişki öyle kuvvetliydi ki, seyirci de büyülendi. 30 şarkı civarı söyledi, ve ben, kendimi o şarkıların hemen hepsini onlarla birlikte söylerken buldum! Unutmamışım, içime işlemiş bütün o sözler demek ki... Saat 12'ye doğru konserin "resmi süresi" son buldu. Gerçek hayata dönen bizler taksi bulmak ve oğluşa kavuşmak için bu resmi sürenin sonunda kalktık ama, sonrasında 5 şarkı daha söylenmiş. Eminim o kısmı da muhteşem ve büyüleyici olmuş, o salondaki herkesi kıskıvrak yakalamıştır.

Bugün bilgisayarın başına oturduğumda ilk yaptığım youtube'dan Take This Waltz dinlemek oldu. Konserin resmi bitiş şarkısıydı...beni aldı bambaşka yerlere götürdü. Siz de güne büyülenerek merhaba demek isterseniz, buyrun buraya tıklayın. Tabii bu arada F. Garcia Lorca'ya da saygılarınızı sunmayı unutmayın...


Sincerely,
B. Coban

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Kolaj

Kolajlar enteresandır.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen parçaların birleşmesiyle anlamlı bir sonuç elde edersiniz. Bu arada iç dünyanıza ait de pekçok ayrıntı keşfedersiniz.

Bir de kolajlar enerji ister. Öyle her elinize geçirdiğiniz parçayla "estetik" bir bütün elde edemeyebilirsiniz. O yüzden her aşamada özenli bir planlama, ileriye bakıp geriye dönme gerektirir. Emek ister:).

Tıpkı bu yılki Ağustos ayı tatilimiz gibi...

Kampa Gidelim mi Baba'nın  Dedetepe Ekolojik Çocuk Kampı organizasyonuna katılma kararı aldığımızda henüz İstanbul'da kar vardı:). Özge 'yle "olur mu? olur!" diyerek hemen rezervasyon yaptırmıştık...hatta galiba bu konuda ilklerdendik:). Dedetepe'nin Kaz Dağları'nda, yani Ören evine yakın olması bizim aile kararımıza olumlu etken olmuş, başına sonuna bir yerlere bir de Ören tatili ekleriz diye düşünmüştük. Sonrasında aile içinde tam da kampın son günlerine denk gelen bir düğün gerçekleşeceği haberi biraz planları bozsa da, bayramdan önce 2 gün Ören'de geçirip bayramın 1.günü kısacık bir sürede kampa geçeriz diye düşünmüş, moralimizi bozmamıştık.

Ören'e gideceğimiz Cuma'nın 3 gün öncesinde Deniz nezle oldu. Aslında basit bir nezleydi, ama işte geniz akıntısı öksürüğe çevirince siniri bozuluyor insanın...hele ki babaanne-dedenin bu konudaki hassasiyetini bilince! Yine de bozmadık moralleri, Ören'e gideceğimiz gün hakikaten çok enerjik ve iyiydi bizim adam, içimizi rahatlattık. Ören'e gelince de çok takmadık, deniz suyu iyi geldi hatta öksürüğe. Tatilin - kısa da olsa - ilk kısmına şen şakrak başladık. Deniz oradaki "yazlık arkadaşlarıyla" buluştu, güldü, oynadı, doya doya denize girdi. Herşey yolunda gidiyor derken, tam kampa geçeceğimiz bayram sabahının öncesindeki gece küçük adam ateşlendi. Bir halsizlik, mızmızlık...sabah da kulak ağrısıyla uyanınca çanlar bizim için çalmaya başladı! Bereket, kulak ağrısı uzun sürmedi, ateş de düştü ve bizimkinin keyfi yerine geldi. Biz de kampa doğru yola çıktık. Tabii arkamızda bir grup endişeli aile büyüğü bırakarak!

Belen'lerle birlikte kamp için 5 gece planlamıştık. Hem bol bol doğayla içiçe oluruz, hem de çocuklar gönüllerince eğlenirler, birbirinden farklı aktivitelere katılırlar diye düşünmüştük. Kampla ilgili bir konfor beklentimiz yoktu; hatta çok iyi hazırlanmıştık - ya da öyle sanıyorduk. Neticede her anını - neyse ki gülerek ya da gülümseyerek- hatırlayacağımız 3 gün geçirdik. 3. günün sonunda kamptan ayrılıp deniz kenarına geçme kararı aldık. Bu kararda, bizim oğlanların uyku saatiyle aktivite saatlerinin çakışması, bizim çok da alışık olmadığımız yemek düzeni (yemeklerin içeriği çok iyiydi, benim kastettiğim yemek saatleri), Deniz'in öksürüğünü tetikleyen tozlu ortam (kıyıya indiğimiz gibi geçti öksürük), ve en çok da suya duyulan özlem etkili oldu. Yine de çok farklı bir deneyimdi. Hem biz, hem çocuklarımız defalarca kendimizi aştık. Bazen de aşamadık, sınırlarımızı keşfettik. Neticede bizce en uygun anda, kimseyi kırmadan, üzmeden Altınoluk'a indik. Hiç hesapta yokken Zeynep 'in önerisiyle Mare Monte isimli çok şirin bir otelciğe yerleştik. Asmaların altında yedik yemeklerimizi, oğlanlar denizin ve kumun tadını çıkarttılar. Aa, bu arada bir de Deniz adamın mide hassasiyeti problemini yaşadık...çok şükür onu da atlattık. Kısacası bol bol sınav vererek 1 haftayı devirdik.

Aşağıdaki kolaj - en çok orada zaman geçirdiğimizden - ağırlıklı Dedetepe fotoğraflarından oluşuyor. Tatilin tamamını anlatan bir albümü facebook sayfamda paylaşıyorum. Yaşadığımız, ya da yaşamadığımız, herşey ruhumuza kazındı. Biz artık ne istediğimizi daha iyi bilen insanlarız. Çocuklarımız ise harika deneyimler kazandılar.

Bu yazının en büyük teşekkürü Mert'le Ali'ye. Nasıl bulunmaz babalar olduklarını defalarca kanıtladılar bize. Özge'yle ise hep uyum içinde, birbirimizi bir kere bile kırmadan, üzmeden bir tatil geçirdik; koskoca bir maşşallah, böyle bir arkadaş herkese nasip olsun. Deniz ile Denizhan ise bizim deyimimizle ne kadar "iyi kalpli" çocuklar olduklarını defalarca kanıtladılar bize. Kardeş gibi arada birbirlerini yeseler de, biri öksürüp aksırsa, öbürü yüksek merdivenlerden düşüp suratını yarsa bile, son derece uyumlu bir şekilde bu tatili tamamladılar.

Darısı yeni tatillerin, yeni kolajların başına...

1anda






7 Ağustos 2012 Salı

Ben 18 yaşıma kadar "tek kardeş"tim!

Sonra Serra doğdu.
Bundan tamı tamına 22 yıl önce.

O doğduğunda ben arkadaşlarımla Fransa'yı arşınlıyordum ayıptır söylemesi. O yüzden doğumuna yetişemedim.
Ama sonrasında telafi ettim sanırsam. Umarım yani. Ona sormak lazım. Bir de babamla Nero'ya.

Deniz doğduğunda, doktoru daha önce hiç bebek bakıp bakmadığımı sormuştu bana. Benden 18 yaş küçük kardeşim olduğunu öğrenince, "hah iyi o zaman, bu ikinci çocuk gibi sizin için" demişti. Aynen öyle oldu-oluyor. Bir de tarih tekerrürden ibaret; Deniz'le Serra'nın arası da 18-19 yaş!:) O cephede de hem bir teyze aşkı, hem bir arkadaşlık durumu var.

18 yaşında abla olunca bir nev'i anne oluyorsunuz. Hele aile de buna imkan tanıyorsa, tadından yenmiyor. Hem sorumluluk alıyorsunuz, hem birlikte büyüyorsunuz. Abla-kardeş kavgası yapıyorsunuz (evet, hala! Ben 40, o 22'yken bile hala!). Onu sürekli mıncırmak istiyorsunuz. Hala yanaklarını sıka sıka, ısıra ısıra severim kendisini. Hala çığlık çığlığa bağırır. Benim için o hala 5 yaşında. 

Kızkardeş sahibi olmak büyük sorumluluk. Hele ki benimki gibi herşeyini anlatan, paylaşan, soran bir kardeşiniz varsa. Ama bir gün geliyor, o da sizi anlıyor. O da sizin dert ortağınız oluyor. Haha, hatta şu anda benim ayrıldığım şirkette, ayrıldığım departmanda, eskiden benim ekibim olan ekiple staj yapıyor! İşte o zaman, her anınıza şükrediyorsunuz. "Bahtı açık olsun" diyorsunuz...bahtı açık olsun diye elinizden geleni yapıyorsunuz...

İyi ki doğmuşsun Pıfı!:)))

1anda